AT – AVRAT – SİLAH

AT – AVRAT – SİLAH

Emre GÜLER yazdı…

Tuhaf bir toplumuz dostlar.

Giderek, çeşitlenerek artıyor tuhaflığımız.

Mesela, demokrasiyi hiç içselleştirememişiz ama konuşmalarımızda hiç eksik olmaz demokrasi sözcüğü.

Anayasamız yazboz tahtasına dönmüş olsa da sürekli yeni anayasadan konuşuruz.

Ekonomik kriz, Covid-19 salgını, çarpık kentleşme, kirletilen doğa, iklim değişikliği pek sıkmıyor insanımızın canını da, aya gidilecek olması en önemli gündem maddesi oluyor.

Pıtrak gibi açılı açılıveren üniversitelerde bilim yerine, araştırmasız, tartışmasız, ezbere dayalı eğitim veriliyor. Geleceğe sorgulamayan, ezberci bir nesil bırakmaya uğraşılıyor. 21.yüzyılın çeyreğine yaklaşsak da at, avrat, silah ülküsünden vazgeçmiyor Türk insanı.

Otomobil; bir “fetiş nesnesi”, “durdurulamayan gücün bir simgesi”, bireyciliği “simgeleyen bir ideolojinin tipik örneği”, “ev sahibi olmak gibi kişinin özel mülkiyet hissini doyurur”ken, “benliğin yansıması” olarak hem fiziksel ve bedensel zevk, hem de kapalı bir mekânda rahatlık duygusu veriyor.

Recaizâde Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası’yla Türk romanına giren otomobil, aslında bir anlamda geleneksel kültürümüzde önemli bir yere sahip olan atın yerini alan bir statü belirleyicisi. Geleneksel Türk kültüründeki ‘at, avrat, silah’ söylemiyle yakın psiko-sosyal ilintileri kurulabilen arabanın güç ölçümü, bugün bile ‘beygir’ kategorisi üzerinden değerlendirilmekte.

Bu olgudan yola çıkarak bireyin kendini gerçekleştirmesinin cazip yollarından biri haline gelen arabanın, dışarının tekinsizliklerinden koruma yönüyle üstünlük sağlayıcı, bireye sunduğu birçok olanak ile ev ve ‘erotik bir mekân’ olarak düşünülebilen ‘yol’da yayalara veya daha az güçlü araçlara karşı üstünlük sağlayıcı kışkırtıcı bir yönü de var.

Derler ya “AT, AVRAT, SİLAH” namustur Türk insanı için… Modernleşmenin sonucu olarak yorumuma göre silahın yerini de telefon aldı… Türkiye’de 82 milyon akıllı telefon var… 80 milyon kişi internet kullanıyor. Sosyal medyadan sağa sola ateş ediyor… Teknoloji değişti avradın yerini erotizm ve pornografi aldı. Atların yerini otomobiller aldı, hem de hiçbir değerleri yok, binlerce lira ödeyerek almamıza rağmen sokağa park edip gidiyoruz.

Otomobil, aynı zamanda erotik bir arzu nesnesi, sosyal statü belirleyiciaygıt, sahip olanlarının ise diğerlerini dışarıda tuttuğu olumsuz bir araç değil midir? İnsanların araba ile ilişkisi; zaman zaman alay, haset ve arzulama biçimlerinde yansıtılsa da istisnaların dışında, bu bağlamda olumsuz bir imgeye oturtulur.

“Özel otomobil”in toplu ulaşım aracı olarak yaygınlaşması, yirminci yüzyılın en önemli gelişmelerinden birisiydi. Otomobil, ortaya çıktığı ilk on yıllarda, zengin sınıf ve üst düzey meslek sahiplerince kullanılan lüks bir araç ve ‘sportif’ eğlence makinesi olmanın yanı sıra statü temsilini de doyurabilen bir nesneydi. Sanayileşmiş toplumlarda ise, daha önce hayal bile edilemeyen, kişisel otonom mobilite düzeyi getirirken, oldukça farklı bir ulaşım şekli oldu. Özellikle son elli yıldır motorlu araçlar, zenginler için adrenalin makinesi ve son derece pahalı hobi olmaktan, modern yaşam için ekibin bir parçası olmaya doğru evrildi – rutin ve çoğu zaman günlük kullanım yoluyla tüketilen alışılagelmiş nesne haline geldi.

Türkiye’de otomobil, 1935’li yıllardan 1950’li yılların sonuna kadar üst düzey zenginliğin, statünün göstergesiydi. 1960–80döneminde bu önemini yitirdi ve bugün sıradan olan araçlar piyasayı doldurdu.Özal döneminden başlayarak herkesin edinebildiği, ancak pahalı olanlarının yeniden statü göstergesi sayıldığı bir araç haline geldi. Hulki Aktunç, Türk insanının otomobille ilişkisinde iki yöne dikkat çeker: Yabancılaşma ve aşırı benimseme.

Otomobili sahibi olmak ile ait olduğu yoksul sınıftan uzaklaşarak, zengin sınıfla ilişki kurulabileceğinin düşünüldüğü en temel ve en öncelikli dayanak ve araçtı.

Aklıma Üzeyir Garih’in bir sohbetinde anlattığı anısı geldi. İTÜ’den mezuniyetleri sonrasında,İzak Alaton ile 1954 yılında Alarko’yu kurduklarında, ihtiyaçları için banka kendilerine kredi vermez. Aynı gün başka bir müteahhide kredi verildiğini öğrenen Garih banka müdürünün karşısına dikilir. Banka müdürünün savunması çok basittir. “O müteahhit Mercedes’e biniyor” der. İşte o gün Üzeyir Garih ilk Mercedes’ini satın aldıktan sonra bankadan kredisi çıkmış.

Yani, 1950’lerde iktidar yolunu açabilecek en önemli araç olarak görünen otomobil günümüzde hala aynı statüsünü koruyor mu?

Günümüzün günlük hareketliliğinin baskın türü olarak otomobili yeniden inceliyorum. Otomobillerin sosyal rolünü kavramsallaştırmaya yönelik son girişimleri eleştirel bir şekilde gözden geçiriyorum ve ardından, modern bir mobiliteparadigması olarak otomobili daha da teorize etmek için üç boyutlu bir model öneriyorum. Otomobillilik teorisi, araç sistemine dâhil olan ve otomotiv sistemi tarafından üretilen konulara, araçlara ve uzay-zamansallıklara merkezi bir önem veriyor. Bu üç boyutlu model içeriğini ve iç bağımlılıklarını ana hatlarıyla, ulaşım coğrafyasından, modernizasyon teorisinden ve teknoloji sosyolojisinden derlenen teorik varsayımlardan yararlanıyor. Ayrıca, otomobilin kültüre ve doğaya yönelik içsel tehditlerinin kamuoyunda artan bir şekilde tanınması sürecinde, biraz ortodoks bir otomobilleştirme biçiminin refleksif hale geldiğini iddia ediyorum.

Dönüşlü mobilite neredeyse tüm ‘otomatik özneler’, ‘otomatik riskleri’ tanımlama, yorumlama ve bunlara yanıt verme ile ilgileniyor. Ancak, bu öz eleştirel bir tarzda yapmaları gerektirmiyor. Otomotiv sonrası hareketlilik paradigmasının yükselişini desteklemek yerine, tepkileri genellikle yalnızca geleneksel ‘otomatik görünümlerin’ yeniden üretimine yol açıyor.

Biz yeniden ülkemizin gerçeklerine dönersek; araba sevdasının ortaya çıkışından bugüne dek sürmesi, bu aracın yüzyıl sonra bile güçlü bir eğretileme olarak kullanılması; Türk kültürünün, modernleşmeden bu yana birtakım sömürge kültürü özellikleri sergilemektedir. Batı’nın zenginliği ve teknolojisi karşısında bir türlü giderilemeyen bir eziklik duygusu; Batı hayranlığı ve züppelik, çıkarcılık ve güç, serüvencilik ve üçkağıtçılık, sınıf atlama hevesi ve parçalanmışlık şeklinde su yüzüne çıkar ve bunların hepsinin gerisinde bir eziklik, aşağılık hissi yatmaktadır.

Yaşamdaki tüm değişikliklere karşın, otomobiller toplum için sorunlar da yarattı. Bunların en önemlileri, artan gürültü, havave su kirliliği, güvenli olmayan sürüşün neden olduğu yüksek yaralanma, ölüm maliyeti ve maddi hasar ve kontrolsüz kentsel büyüme…

Paraya yüklenen anlamın değiştiği günümüzdeki süreçte, otomobil gelecekte bir güç, statü simgesi olarak kalabilir mi?

Maskelerin düştüğü yerde düş kırıklığı yaşanır, yolculuğun sonunda herkes kendi gerçek dünyasına dönecek, kendi gerçeklikleriyle yüzleşecek.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ